ALTIN KARAGÖZ ONUR ÖDÜLLERİ

Romantik...
Beşiktaş, bir annenin doğum sancılarıyla inlerken İstanbul sokakları işgalci Fransız askerlerinin çizmesi altındaydı. Baba yeni doğan oğluna bundan dolayı Muzaffer adını vermişti. Onurla ve de gururla… Müziğe meraklıydı baba, oğlunun ne istediğini sormadı bile konservatuara gönderirken… O da enstürmanların en “romantik” olanlarını seçti kendisine; flüt ve keman… Notaların içinde kayboluyordu yorulmaksızın… Başarıyla bitirdi okulunu. Sonra Ankara Cumhurbaşkanlığı Filarmoni Orkestrası’na çağırdılar onu… İsmet İnönü’ün huzurunda çaldı yıllarca… Ve sonra tekrar “ver elini İstanbul”… O artık bir müzik öğretmeniydi. Fakat çevresinde ünlü bir Amerikan artistine benzediği söyleniyordu sıkça… Giyim tarzıyla, sigara tutuşuyla ve romantik bakışlarıyla… O gülüp geçiyordu bunlara… O kimdi, Alan Ladd kimdi… Bir konseri vardı çalıştığı okulun… Sıkı da hazırlanmışlardı. Konser sonucunda ayakta alınan alkışlar, beğeni dolu nidalar daha sona ermemişti birkaç sinema yönetmenin onun yanına kulise geldiğinde… Aydın Arakon’du bu yönetmenlerden biri… Yıl 1948, hemen kuliste teklifini yapıvermişti ona… “Benim filmimde oynar mısınız?” “Çığlık” adlı bir korku filmiydi bu ilk film. Afişlerde yükselen isim ise Muzaffer Tema…
Sonra filmler, filmler, filmler geldi. Onu seyirci “Dudaktan Kalbe”de (1951) sevdi, “Aşk Istıraptır”da (1953) sevdi, “Hıçkırık”ta (1953) sevdi... Çünkü o günlerin Türk sinemasında romantik bir jön yoktu. Sanki, başta Kerime Nadir olmak üzere bütün yazarlar, en romantik insan hallerini onun için kaleme almışlardı. Fakat o bununla yetinmedi. O Alan Ladd’in ülkesine gitmeliydi. Sonunda tüm gemileri yaktı ve Amerika yolunu tuttu. Orada Alan Ladd’i de tanıdı Marilyn Monroe’yu da… Atatürk’e aşık oluşuyla tanınan Zsa Zsa Gabor’u da tanıdı. Sonra Jean Negulesco’nun aşk filmi “A Certain Smile” (1958) geldi. Karşısında Joan Fontaine ve Rossano Brazzi vardı. Ama Fontaine en güzel dansını onun kollarında yapacaktı film boyunca… Sonra bir film daha ve tekrar Yeşilçam sokağına dönüş… Bu dönüş son dönüştü. Yıllarca, kopamadı sinemadan. Ne o kopabildi ne de yapımcılar ondan... Ama artık romantik jön değildi, onun babasıydı… Olgun ama romantik bir babaydı…
Bugün eskileri hatırladığında küçük bir tebessüm var Muzaffer Tema’nın yüzünde… Ama o romantik bakışlar hâlâ yerli yerinde… Tüm alkışlar sana Muzaffer Tema…

O Bir Beyaz Güvercin...
Sinema, tiyatro gibi temsil kollarında çalışanların yaptıkları işe verilen addır artistlik… 20. yüzyılın başlarında yayılmaya başlayan sinema, tiyatrodan çok daha geniş çapta yaygınlık elde etmiş ve kendi yıldızlarını yaratmayı başarmıştı. Ama tiyatronun gölgesinde tabii… Darülbedayi yani “güzellikler evi” ülkemizde artistliğin yerleşmesi ve iyi artistlerin yetişmesi için büyük hizmetler görmüştür. İşte bu çatı altında yetişen sanatçılardan biridir Nedret Güvenç… Daha Bornova Ortaokulu’nda öğrenciyken temsil kolunda başlamıştı sanat hayatı. 1944’te Ankara Devlet Konservatuarı’nda müzik eğitimi almaya başlamış, takvimler 1948 yılını gösterdiğinde Avni Dilligil’in desteğiyle İzmir Şehir Tiyatrosu’na girmişti. İlk oyunu “Hanımlar Terzihanesi” adlı komediydi. Sonra arka arkaya birçok oyunda perdeler açtı, perdeler kapadı… 1950, Nedret Güvenç’in İstanbul Şehir Tiyatroları’na katıldığı yıldı... Öyle ki emekli olduğu güne kadar 40 yıldan fazla süreyle bu çatının altında oyunculuk alanında birçok önemli başarıya imza atacaktı. 1950-1951 sezonunda “Şafakta Gelen Kadın” adlı oyunla başlamıştı İstanbul Şehir Tiyatroları’na Nedret Güvenç… Bugün geride kalan yıllara şöyle bir baktığında kendince bir rekorun da sahibiydi artık… Nedret Güvenç Türk tiyatro tarihinde en çok William Shakespeare oyununda sahneye çıkan oyuncuydu. 1955’te üstat İsmail Galip Arcan, onun için şöyle diyordu; “Hani tiyatro sanatından bahsederken denilir ki ‘sahnede vücut heykelleşir, ses musikileşir, söz şairleşir, hareket raksa döner’ işte Nedret böyle bir oyuncudur. O bunları pek tabii bir tarzda yapar. Meselenin inceliği de burada zaten…”
“Yüzbaşı Tahsin” Nedret Güvenç’in ilk sinema filmiydi. Hemen ardından “Lale Devri”… Bu filmin setinde ilk kez Nazım Hikmet’i tanımıştı Nedret Güvenç, onun kaçışını da ilk bilenlerdendi… 1950’li yıllarda birçok filmde başrol oynadı. “Hıçkırık”la (1953), “Beş Hasta Var”la (1956) seyircinin en beğendiği oyunculardan biri oluverdi sinemada… 1960’larda star sisteminin de etkisiyle daha çok karakter oyuncusu olarak tanındı Nedret Güvenç… Uzun süreyle, başta Türkan Şoray olmak üzere Sevda Ferdağ, Pervin Par, Selda Alkor, Esen Püsküllü gibi pek çok sanatçı onu sesinin yumuşaklığıyla, ahengiyle ete kemiğe büründüler beyazperdede… Nedret Güvenç 1984’te “Hanımlar Sizin İçin” diye seslendi ekranlardan… Hanımlara küçük öğütler verdi tam on yıl boyunca… Bu da bir rekordu kendince… Nedret Güvenç, bugün yüzlerce kez perde açıp kapamış, yüzlerce kez “kamera”, “stop” sesleri arasında gidip gelmiş, hatta hatta tecrübelerini satırlara dökerek gelecek nesillere birer ders örneği sunmuş bir oyuncu olarak haklı bir gururun sahibi…
“Beyaz Güvercin”i saygıyla selamlıyorum…
Alican Sekmeç